Mar
03
2010
Goldi ve Chipi’nin kaybolmalarından beri Nadia’nın aklı fikri yeni bir köpek sahibi olmaktı. Bu amaçla yurt içinde ve dışında web sitelerini takip, köpek dergilerine abonman ve yetiştirme çiftliklerini ziyarete odaklandı. Benim tüm bekleme ricalarıma rağmen yılmadı ve sonunda geçtiğimiz hafta muradına erdi. 50 günlük Labrador yavrusu dişi Lila aileye katıldı.
Bu araştırmalar sırasında neler öğrenmedik? Doğadan gelen hayvanların eninde sonunda doğayla buluşmak istediklerini ve aylar geçse dahi bazı köpeklerin koku alma duyarlılıkları sayesinde gene yuvalarını buldukla
rını…Annesinin yanından doğrudan eve gelen yavruların da ayrılmak istemeyeceklerini.
Lila’yla bir denemeye daha çıktık. Onu birkaç ay yanımızda getirip götüreceğiz. Tabii küçük olduğu için her yana pipisini yapmaya devam ediyor fakat yavaş yavaş alışacak bazı noktalara. Esas problem şu: gündüzleri uyuyor ve geceleri bizi uyutmuyor. Bizim çocukların ilk aylarına döndük neredeyse. Geceleri iki saatte bir ayaktayız. Olsun, belki ileride gelecek bir torun için antrenman gibi alıyoruz durumu.
Nadia v
e Lila şu anda Kayalı Ev’deler, bense rahat geceler geçiriyorum Ulus’ta. Yakında nöbeti devralacağım.
Şub
10
2010
2001 - 03 yıllarında Şalom’da (Yahudi Cemaatinin haftalık gazetesi) Göz Ucuyla başlığı altında köşe yazarlığı yaptım. Yeni başlattığımız Ekonomi & İş sayfasının editörlüğü görevini de üstleniyordum. Sekiz kadar genç yazardan oluşan heyecanlı bir grup da oluşturmuştum. Her hafta toplanır kimin hangi konuda yazacağını, kimin iş dünyasından kiminle söyleşi yapacağını tartışır, sayfa için kararlar verirdik. Güzel bir dönemdi.
Sonra sinagog bombaları patladı (Kasım 2003). Refleks olarak cemaatin ve Şalom’un içine kapanmamasını, iç ve dış medya ile devamlı irtibat halinde olmasını yeğliyordum. Belki de karakterimin yansıması olarak. Gazete ve cemaat yönetimi ise benimle aksi fikirdeydi. Gazetecilerle konuşma serbestimin kısıtlanmasını istemediğim için genel yayın yönetmeni ile anlaşamadık. 2003′ün sonlarında gazeteden ayrıldım.
Birkaç ay kadar sonra ”Açıl Ufkum Açıl” adlı kitabımı yazmaya başladım ve Ekim 2004′te yayımlandı. Satışı pek muhteşem olmadı fakat Şalom’un tetiklediği yazma isteğimi karşılamış olmaktan dolayı sevinçliydim.
Aradan yıllar geçti ve Şalom, cemaat dışında geniş topluma daha fazla açılmaya başladı. Gazetede konuşma yapmak için ilk davet edilenler arasında Ahmet Hakan da vardı. Daha önce tanışıklığımız olduğundan beni de izlemem için davet ettiler. Türkiye’de Yahudilerin karşı karşıya oldukları önyargıları tahlil eden bir söylemdi. Tebrik ettim, hem konuşmacıyı hem de ona bu olanağı sağlayan Şalom yönetimini.
2009′da Şalom’un başına İvo Molinas geçti. Şalom’u yalnız Yahudilerin okuduğu bir cemaat gazetesi değil, genel olarak meraklı Türk okurunu Yahudiler ve İsrail konularında bilgilendiren bir yayın olma amacına yöneltmesi yaşam felsefemle doğrudan uyuşuyordu. Üç hafta kadar önce yeniden yazmam istendiğinde severek kabul ettim.
Şimdiki halde ayda bir yazmayı planlıyorum. İlk ”Göz Ucuyla - Bir Türk Yahudi Gencine Mektup” için tıklayın:
İleriki yazılar da buluşma ümidiyle,
Oca
24
2010
Kayalı Ev’de kaldığımız şu 5 gün zarfında ortamın tadını en fazla çıkartan Nadia oldu. Bahçeye açılan atölyesinde yeniden resim yapmaya adadı kendini. Hemen önündeki terasta kazlar, arkaya doğru karlı bahçe ve tavuklar, uzakta beyaz ağaçlar… Rüzgardan iyi korunan mekan kümes hayvanlarının da yöneldikleri yer.
Bense yürüyüşlerime devam ediyorum. Bugün 10 km katettim, evden Kozlu - Sazlı üzerinden Kayalar’a doğru. Varmadan 1 km kadar önce köpek havlamalarına dikkat kesildim. Goldi ve Çipi kaybolduklarından beri
her köşe bucakta havlama duyar gibiyim, acaba bizimkiler mi? Tabii değiller. Sazlı civarında köpek sürüsü dişi peşinde koşuyormuş, belki aralarına karışmışlardır. Öyleyse 15 günden önce dönmezmiş erkeğimiz. Hala ümit var!
Kayalı Ev’de kış ortasında bu kadar uzun kalma fikri Nadia’nın. Neredeyse birincil evimiz olma noktasına geldi. Trafikte zaman kaybetmek yok, çamur yok, sosyal gevezelikler yok… varsa yoksa doğallık.
Oca
23
2010
Kayalı Ev yaklaşık 200 m. yükseklikte (Kozlu köyü 257 m.). Fakat dün başlayan kar yağışı ve don bizim yolları dahi ‘takır takır’ buzlandırdı. Sabahtan beri köy yolundan bir tek araç geçti. Evde mahsuruz, fakat bilinçli olarak! Şu ana kadar elektrik enerjimiz ve lpg’miz pek eksilmedi. Isınıyoruz, bir haftalık gıdamız var ve keyfimiz yerinde. Yalnız sabaha karşı kuyudan çıkan suyumuz dondu. Onu da devridaim motorunu ısıtarak hallettik. Ders: bu gibi durumlarda bir musluğu açık bırakmak gerek, su devamlı aksın…
Eğer jeneratörümüz ve su depomuz haftaya değil de bugünlerde gelmiş olsaydı o takdirde tam bağımsız olacaktık. Kentte yaşamaktan neredeyse daha iyi. Su, ısınma, enerji ve gıda. Yüzyıllardan buyana köylü de, özellikle dağda, kendini bu ortama hazırlamasını bildi. Yazdan odununu, buğdayını, gaz lambasını tedarik etti.
Bu evin yapımı esnasında bir hayli araştırma yaptım. Isınma konusunda lpg’ye destek amacıyla güneş enerjisi yerine şömineyi tercih ettik.Bir farkla, Özhan Çakırca’nın (http://www.merkurisitma.com.tr) önerisiyle şöminemiz hemen üzerinde bulunan su tankını ısıtıyor, denge kabına kadar giden sıcak su buradan tüm evin radyatörlerine dağılıyor. Eğer sıcaklık yetmezse yoğuşmalı kazan devreye giriyor ve ısıyı dengeliyor.
Bazı günler kazan hiç çalışmadı, şömine yetti. Üstelik hem ekolojik (odunu, sıkıştırılmış güneş enerjisi olarak kabul edin), hem hesaplı. Dört traktör meşe odunuyla (1200 TL) bir kış ısınabiliriz. Ayni konforu sağlamak için bir komple Aygaz tankına (4400 TL) gerek olduğunu öngörüyoruz. Bahara doğru sayılar netleşir.
Kış koşulları evin mimarisini ve yapımını da sınıyor. Tasarımında kuzey rüzgarlarına kapalı olması, güneye açılımı, uygulamada ısı ve nem izolasyonunun güçlülüğü Gök Mimarlık‘ın planlı ve disiplinli yaklaşımını teyid ettiği gibi yüklenicimiz İbrahim Güvenç’in özverili çalışmalarını takdirle anmamıza fırsat veriyor. Bu arada doğramalarımızın (Körfez Mühendislik) bu ortamda sağlam durduğunu da ekleyelim.
Öğleden sonra güneş belirdi. Köpeklerimiz hala kayıptalar, fakat kazlarımız, tavuk ve horoz ailesiyle güvercinler soğuktan pek etkilenmişe benzemiyorlar.
Oca
22
2010
Yeniden Kayalı Ev’deyiz ve kar, kış kıyamet…Maalesef Goldi bir haftadır, Chipi de 4 gündür kayıplar. İlk kez bu kadar uzun süre gittiler ve henüz gelmediler. Ekteki ‘Kayıp’ afişini bugün bastırdık ve civar büfelere, benzin istasyonlarına ve köy kahvelerine dağıtıyoruz.
Köpeklerin kaçmaları kadar doğal bir durum olamazmış, özellikle yavru olarak ailede yetişmeyenlerin. Belki cinsel bir tutkunun peşinde, belki doğanın çağrısıyla…Eğer bağlanmamışlarsa geri gelmeleri beklenebilir. Ümit etmeye devam ediyor ve arıyoruz.
Oca
22
2010
Livia inanılmaz bir tutkuyla yaşamını Paris’te sürdürüyor. 2009 Haziran’ında Ecole Jacques Lecoq’tan mezun olduktan sonra ilk oyunculuk deneyimini ACT Theater adlı Andrew ve Anne Wilson‘un kurduğu ve Fransız izleyicisine İngilizce oyunlar sunan bir grupla gerçekleştiriyor. John Steinbeck’in ‘The Pearl’ (İnci) adlı romanından sahneye uyarlanan oyunda 4 ana karakterden Meksika’lı balıkçı Kino’nun karısı Juana’yı canlandırıyor.
Bir hayli dramatik ögeler içeren oyuna gelmek için Paris’ten 30 km yol kateden ve bunu hemen hergün eksi 6 derece soğuk ve karda yapan Livia’nın yaşamı da Juana’ya benziyor mu? Pek değil! Livia hayatını tamamen değiştirecek ‘inci’yi beklemiyor. Hoş Juana da beklemiyordu ve gelmesi Kino’yla yaşamlarını altüst etti. Fakat en büyük farklılık hava koşullarında! Meksika sahillerinde açıkta yatılırken Paris’te kapalı ortamlarda bile insan üşüyordu.
Nitekim bu dondurucu hava beni vurdu. Otel odasından daha ehven fiyatla küçük bir daireyi kiralamıştık fakat vardığımızda odanın ısınması 5 saati aldı. Arada ben şifayı kapmışım. 3 gün boyunca nezleyle yıkıldım. Çıktığımda ilk gittiğimiz semt Quartier Latin’di (ekte resimler).
Livia’nın esas başarısı Paris’te güzel bir çevre oluşturması. Bir yandan Sandra’nın evini ‘kahya’lığını yaparken diğer taraftan oyunların dışında atölye çalışmalarına da başladı. En güzeli de yeni kurdukları grup. Bakalım daha nelere imza atacaklar?
********
Livia is living Paris with a tremendous passion. Her first acting experience after graduating from Ecole Jacques Lecoq is with the AcT Theater formed by Anne and Andrew Wilson and addressing to a French audience wishing to watch plays in the English language. She is playing Juana, wife of the Mexican fisherman Kino, in a play adapted from John Steinbeck’s The Pearl.
Livia has to travel across Paris for 30 km to reach the theater where the play is acted. Does her life resemble that of Juana? Not at all! Livia is not waiting for ‘the pearl’ that has changed Juana’s life so dramatically. Instead of the uncontrolled vagaries of the sea she is building her life by extending her entourage and circle of friends. This is so solid!
Paris was undergoing an intense cold front which also hit me in the small apartment we rented for our sejour. It took us 5 hours to warm the space during which period I caught cold and it did not leave me for 3 days. When I came out the first visit was to the Latin Quarter where the photos were taken.
Oca
06
2010
Blogumu yakından takip edenler sitem ede ede bitiremediler. Neden 1 Aralık’tan bu yana hiç yazı yok? Haklılar. Yıl sonunda DFT’in işleri kızıştı, sermayeyi TL 700,000′den 1 milyona çıkarmak gerekti. Hazırlıklar, müzakereler derken yıl bitti. Arada Kozlu ve İsrail’de bulundum.
Aralığın 13′ünde Tel Aviv’de tedavi gören Alber Benhabib’le birlikte olmak için Kutsal Topraklara uçtum. O hafta Hanukkah (Işıklar) Bayramıydı. Milattan 165 yıl önce Yahudi asıllı Makabiler’in Helen kökenli Kral Antiochus komutasındaki Suriye’lilere karşı ayaklanmalarını ve Kutsal Tapınak’taki bir günlük yağın nasıl 8 gün dayandığını anlatır. O günlerin anısına Yahudiler tüm dünyada 8 gün boyunca her akşam birer mum ekleyerek Menora adlı şamdanlarını yakarlar ve şarkılar söylerler.
Bu yolculuğun önemli günlerinden biri kızkardeşim Tina ile birlikte Hanuka’nın 6ncı gününü Kudüs’te (Yeruşalayim) geçirmemizdir. Bir gece önceden vardığımızda RA’dan arkadaşım Viktor Azarya bizi kalmakta olduğumuz YMCA’den (1933′te kurulan bu otelin bir adı da ”3 kemer” - 3 Tek tanrılı dinin simgesi olarak) aldı ve İbrani Üniversitesinde 20 yıl önce öğrencisi olan birinin Japonya’da kaldıktan sonra Kudüs’e gelerek açtığı Japon restoranına gittik. Meğer İsrail’in top Japon yemekleriyle beslenmişiz.
Ertesi gün (Perşembe, 17/12) Yeruşalayim’i çevreleyen semtleri ve uydu kentleri gezdik: Gilo, Givat Zeev, Maale Adumim. Buraları 1967′de 6 Günlük Savaş’tan sonra İsrail’in aldığı ve başkentine ilhak ettiği bölgeler. Uluslararası hukuk bu kentleri İsrail toprağı olarak tanımıyor fakat İsrail de Kudüs’ün son durumunun müzakereler sonucunda belirleneceğini iddia ederek apartman, yol, alışveriş merkezi yapımına devam ediyor. Çok güç çözümlenecek bir durum. Bizim gözlemlediğimiz: Oluşan kentlerin İsrail’liler tarafından Filistin’li Araplara iade edilmesi pek olası görülmüyor. Onlar Kudüs’ü ”tek ve bölünemez başkent” olarak tanımlıyorlar. Tabii işlerin nereye varacağı belli olmaz!
Akşama kentin dindar mahallerinde Hanukka ışıklarının yakılmasına ve dualara tanık olduk. Gizem dolu saatler!
Haftanın diğer günlerinde çoğunlukla Alber‘le birlikteydim. Beraberce Tel Hashomer hastanesine giderek bazı ilaçlar aldık. Tel Aviv’in eski limanında (Namal) gezindik ve öğle yemekleri yedik. Bir gün tümüyle Caeserea’ya adandı. Antik kentin deniz kıyısındaki lokantalarında kış güneşinde efkar dağıttık, Selin, Tina ve İzi’yle. Alber’i neşeli ve yüksek moralli buldum.
Hanuka’nın son Şabat akşamı Tina’nın kızı Shirli ve eşi Yaniv‘in evinde ağırlandık. Tel Aviv’in kuzeyinde
Kfar Saba’da yeni inşa edilen binanın 12. katından manzara müthişti. 123 m”lik dairenin bir odası da kurallara göre kimyasal ve biyolojik silahlara karşı dirençli bir duruma getirilmişti. İnsan, yağabilecek bombaların gerçek olabileceğini özel betonla güçlendirilmiş duvarları ve kalın saçtan pencereleri görünce daha iyi anlıyor. Türkiye’de bu tarz risklerden çok uzağız.
İsrail ekonomisi krizden çok etkilenmemiş. Özellikle bilişim ürünleri ihracatı fazla düşmedi ve bu sektörde çalışanlara olan talep yüksek kalmaya devam ediyor. Güç bir yıl olan 2009′da dahi hi-tech sanayilere olan dış yatırımlar USD 1,5 milyar civarında.
Oca
05
2010
Birkaç yıldır gıda perakendeciliğine hitap eden sektör dergilerinde yazıyorum. Dostlarım Cengiz ve İbrahim’i takiben önce Satış Noktası’nda, bir yıldan bu yana da Retail Türkiye‘de her ay değişik konularda görüşlerimi okurlarla paylaştım. Sektörün önde gelen diğer bazı gözlemcileriyle de her ay derginin sayfalarında buluşuyoruz.
Son iki ay içerisinde GDO’lu gıdalar konusunda iki yazı kaleme aldım. İlkinde
http://www.retailturkiye.com/rauf-arditti/gdo-lu-gidalar-yararli-mi-zararli-mi
genetiği değiştirilmiş bir ilaçtan (Insülin) bahsederek bu bilimsel gelişmenin yararlarına değindim. Diğer taraftan GDO’larla ilgili birçok uluslararası ve ulusal web sitesine atıfta bulunarak olayı ancak daha yakından inceleyerek anlayabileceğimizi ileri sürdüm. Maalesef bu konu üzerine ”yaygara” kopartanların çoğu derinlemesine hiçbir araştırmada bulunmadan okurlarını veya izleyenlerini korkutma amacına yöneliyorlar.
Ayni derginin bir başka sayfasında sektörümüzün önde gelen bir işadamı ise taban tabana zıt bir görüş ileri sürerek ”GDO, insanlığa doğrutulmuş en tehlikeli silahtır” başlığını kullandı. GDO’nun neden tehlikeli olduğuna dair herhangi bir bilimsel veri veya kaynak gösterilmedi.
Bu kadar farklı görüşlerin ayni dergide yer alması ilginç. Konunun ’sahibi’ olarak Tarım Bakanlığı da Kasım ayında GDO’lu gıdalarla ilgili bir broşür yayınladı:
http://www.aksam.com.tr/2009/12/01/haber/guncel/8325/hukumetten__gdo__rehberi.html
İnternet ortamında Bakanlığın tutumuna karşı inanılmaz bir kavga var. Bilimsel olması gereken bir konuda bu kadar ayrı düşünenlerin varlığı Aralık ayının Retail Türkiye’sinde bir başka yazımı tetikledi:
http://www.retailturkiye.com/rauf-arditti/bilimsellik-duygusallik
Genel bilgi kirliliğine yolaçan bu karşılıklı atışmaların sonucu önümüzdeki aylarda sonuçlanmayabilir. Fakat 3 - 5 yıl sonra konu muhakkak aydınlanacaktır.
Ara
01
2009
14 Kasım Cumartesi akşam yemeğini aylardır karnemize not etmiştik. RA’64 sınıf buluşması 38 arkadaşımızın katıldığı, sohbet ettiği ve gırgır geçtiği bir cümbüşe döndü. Bazılarını aylardır, bir kısmını da yıllardır görmemişim. Tanımakta zorluk çekiyorum.
‘64 sınıfı bir hayli vefakar. Ben aslında RA’dan (zamanında Robert Kolej lisesinin adı Robert Akademi olarak geçerdi) 1965′te mezun oldum. Orta 2′de fizikten çaktığım için 64 sınıfına veda etmek zorunda kaldım. Fakat ‘64′lülerin ilkesi ”her kim bizimle okuduysa, o bizdendir” şeklinde olduğu için e-posta grubunu kurduklarında beni de aldılar.
Sınıf arkadaşlığı bir yana, siyasi ve ekonomik görüş ayrılıkları bir hayli derin. Kimi Türkiye’nin geleceği için panik olacak kadar kaygılanırken, diğerleri de geleceğe güvenle bakıyor. ”Ulusal güzergahımız ne olacak?” sorusuna yanıt ararken acaba kendi yaşam koşullarımızı ve kişisel mutluluk anlayışlarımızı mı yansıtıyoruz?
Grup bayağı öğretici oldu bir çoğumuz için. 1915 Osmanlı Ermeni faciası ”katliam” mı ‘’soykırım” mı? Kürt açılımı olumlu mu, değil mi? Her renkten yazı var. Doğal olarak bazılarımız bilgili veya araştırmış, en azından bilmediğini bilenler çoğunlukta.
Düşe kalka devam ediyoruz. Mezuniyetten 45 yıl sonra hala birbirini seven, görüşen, sohbet eden, buluşan kaç sınıf var Türkiye’de?
Ara
01
2009
Geçtiğimiz haftasonu Chipi’nin Kayalı Ev’e ilk gelişiydi. Hepimiz heyecanla Goldi’nin tepkisini bekledik. Hiç de kötü geçmedi. Arada bir hırlaşmalara varmasına rağmen genelde Goldi, abi olmanın verdiği sorumlulukla, Chipi’yi bağrına bastı ve eve kabul etti.
Oyun kazaları da olmadı değil! Chipi genelde evin içerisinde kalmayı seçti. Goldi is, biraz da cüssesinden dolayı, dışarıdaydı. Her eve girmek istediğinde Chipi’yi bacağından yakalıyor ve bırakmıyordu.
”Gel oynayalım” der gibi. Goldi dişlerini fazla kenetlediğinde başına ne geleceğini bildiği için hafiften geçiriyordu. Fakat kemik değiş tokuşunda gayet anlayışlı davrandılar. İçtikleri su ve yedikleri mama da ayrı gitmedi.
So far so good!